YAŞASIN YAŞLILIK

yaşasın yaşlılık 1

 

Bizim bir dost grubumuz var. Uzun yıllardan beri her ayın bir Pazar günü buluşup öğle rakısı içiyoruz. Yaş ortalamamız yetmişin üzerinde…Hayatla hesaplaşmasını yapmış, ihtirasları dinmiş, “aman bunu kaçırmayayım, aman şunu da yapayım” mücadeleleri son bulmuş insanlarız. Kültür düzeyi ortak, bir birinden maddi beklentisi bulunmayan, saygı ve sevgi çerçevesinde birkaç saat keyif yapmayı, kahkaha atmayı hedefleyen bir takımız.

Grubun başkanı benim. Yaptığım kulisler (!) ve seçmene  zengin vaatler (!) sonucunda oybirliği ile “Değişmez ve değişmesi teklif dahi edilemez başkan” seçildim. Ancak bizim bir de duayenimiz var. Onun mutlak üstünlüğü var. Onun yanında benim başkanlığım “ebedi” de olsa Yalova Kaymakamı olmaktan öteye geçmez. (Gençler Yalova Kaymakamı’nın ne anlamda kullanıldığını bilmezler, açıklayayım : Yalova kaymakamı deyimi, makamını ve kendisini fazlaca önemseyen ama aslında kimsenin pek de takmadığı kişileri anlatmak için kullanılır). Duayenimizin eşi rahatsızdır, o nedenle toplantılara kızı ile katılır. Altı karı koca ve bir de baba kızdan oluşan yedi çiftlik grubun bir toplantısında Duayenimiz, “Başkanım, söz istiyorum” diyerek ama başkanın söz vermesini bekleme gereksinimi duymadan masanın orta yerine parlak bir fikir bıraktı :

-Bir dahaki toplantımızı Nice’de yapmayı öneriyorum !

Önce kısa bir şaşkınlık, arkasından onay çığlıkları yükselirken Duayenimiz onları da susturdu :

-Ama bir şartla !

Herkes merakla bekledi :

-Benim konuğum olacaksınız ! Üç gün üç gece ben nereye götürürsem, nerede yatırırsam, nerede yedirirsem, gidecek, yatacak ve yiyeceksiniz ! Eminim ki Başkanımız bu şartıma kimseden itiraz kabul etmeyecektir !

 

İtiraz mümkün mü ? Gruptaki geniş perspektifli demokrasi anlayışı (!) çerçevesinde ne deniyorsa herkes ona zaten uymak zorunda ! Ayrıca, laf aramızda, böyle cömert bir davete hayır diyebilmek için yaş ortalamasının mevcudun çok üstüne çıkması, bunama belirtilerinin artmış olması gerekmez mi ? Bizde çok şükür henüz böyle bir durum mevcut olmadığından Başkan sıfatıyla Duayenimizin emrini derhal hayata geçirdim.

Güneşli bir ekim sabahı Nice’de buluştuk.

yaşasın yaşlılık 2

Nice’e gidilince adettir, St.Paul de Vence’a mutlaka uğranılır. Duayenimiz de programa öncelikle bu kısa geziyi koymuş olduğu için minibüslere doluştuk, hepimizin birkaç defa görmüş olduğu bu sevimli kasabaya bir kez daha gidip turistik görevimizi yerine getirdik. Bir tepenin üstünden altındaki vadiye kartal gibi bakan, surlarla çevrili, fevkalade iyi korunmuş bu ortaçağ kasabasının dar sokaklarında cevelan ettikten, sanat galerilerinde sergilenen yeni eserleri inceledikten, orada yatan Chagall’a bir merhaba dedikten sonra karnımız acıktı ve dönüş yolunda bizi bekleyen Alain Llorca’ya girdik, ellerimizi yıkadıktan sonra bizim için hazırlanan iki masaya kurulduk.

Alain Llorca, Nice’in alamet-i farikalarından olan Negresco otelinin eski şefi. Mutfakta kendisi, salonda eşi var. Lokanta vadiye ve vadinin tepesindeki St.Paul de Vence’a bakan şahane bir manzaraya sahip. Karı koca bir de butik otel açmışlar aynı yerde : Hotel Les Messugues. 8-10 odalı şirin bir otel. Llorca bize önce bir bölgesel şampanya sundu. Amuse bouche olarak da Côte d’Azur’e özgü pissaladiere yerine farklı birşeyler çıkartarak “Ben ötekilere benzemem” mesajı verdi. Gerçekten hem girişlerde hem de ana yemeklerde değişik lezzetler koydu önümüze. Bunlardan barbun  filetoyu beğendim, tavşan ciğeri vasattı, mantarlı yumurtadan yapılan oeuf cocotte’u beğenmedim. Drum fish de lezzetsizdi. Servisin de madam Llorca’nın tüm çabasına rağmen kalabalıkta aksadığını söylemeliyim.

Ne var ki, keyfimiz o kadar yerindeydi ki güneşli bir öğle vakti yemyeşil bir vadiye ve uzaktaki Akdeniz laciverdine bakarak yenilen içilen hiçbir şey üzerinde olumsuz fikir yürütecek durumda değildik. Halimizden memnunduk. Mutluluk dediğiniz, “o an” yaşanan keyfi algılayabilmekten başka ne olabilir ki ?

Evet, halimizden memnunduk. Belki biraz dizlerimiz ağrıyordu, belki bazılarımızın tansiyonu biraz yükselmişti, belki yediklerimize içtiklerimize dikkat etmemiz hatta tedbiren şeker ilacı kullanmamız gerekiyordu.

Ama

Halimizden memnunduk. Kendimizle barışıktık…Artık çok şeyi oluruna bırakabiliyor, daha kolay kabullenebiliyorduk. Yaşlılığın getirdiği söylenen bilgelik bu mudur, dinginlikle tevekkülün karışımı mıdır bilmem ama şunu söyleyemeye cesaret edebilirim : Gençlik, değeri anlaşılamadan yitirilen bir zenginlik, yaşlılık ise yaşamış olmanın ödülüdür.

Bu ödülü hakketmek için varlıklı olmak da şart değildir. Muhtac olmamak ve onurla başını dik tutabilmek yeter !

Yaşasın yaşlılık !

yaşasın yaşlılık 3

 

BUNLARI DA BEGENEBiLiRSiNiZ

Yorum Yok

Cevap Yaz