İNİŞTEKİ CAPRİ’NİN YOKUŞTAKİ LOKANTASI: L’OLİVO

lovio-1

Ben İtalya’yı ve İtalyanları çok severim.

Dayımın karısı Romalı bir dilberdi. Ben çok küçükken ailemize katıldı, onu çok severdim.

İtalyanların hayat felsefesine bayılırım. “İki günlük dünyada dert etmeye değer mi” şeklinde formüle edebileceğim hayata bakışları, aldırmazlıkları, devamlı konuşmaları, gülmeleri, yiyip içmeleri başka bir yerde var mıdır ?

Üstelik İtalya çok güzeldir…Tarihi çok zengindir…Kültürü çok derindir…La Scala da oradadır, daha ne olsun ?

Amerika’yı ve Amerikalıları da severim ama başka nedenlerden.

Amerikalılar çalışkandır, üretkendir, güçlü okulları vardır, yeni buluşlar, hayatımızı kolaylaştıracak ve zorlaştıracak yenilikler genellikle oradan kaynaklanır.

İkili ilişkilerde kimse karşısındakine yukardan bakmaz (en azından öyle görünür). Herkes herkese küçük ismiyle seslenir.

Amerika’da da çok güzel yerler vardır. Örneğin California sahilleri filmlerde çok güzel görünür. Kumsallarında her türlü romantizmi yaşayabilirsiniz. Sadece denize giremezsiniz. Girmeye kalktığınızda  ya donarsınız ya da bir köpek balığı poponuzu götürür. (En iyi ihtimalle poponuzu götürür. İhtimalin elbette daha kötüsü de vardır). Oysa İtalya’nın üç bir yanında kilometrelerce uzayıp giden kumsallar vardır ve  Ağustos ayı dışında rahatlıkla yıkanabilirsiniz. Ağustos ayı tatil ayı olduğundan plajlarda havlu serecek bir yer bile kalmaz !

İtalya’da Colisseo’yu, Pisa’yı görünce şaşkınlıktan ağzınız açık kalır… Amerika’da size Alcatraz hapishanesini gösterirler, korkudan donup kalırsınız.

İtalya’da Davut’u görürsünüz, “bu nasıl olur da heykel olabilir” dersiniz…Amerika’da size Fransızların yaptığı Özgürlük Anıtını gösterirler, “maşallah ne kadar da kocaman” dersiniz.

Amerika’da deniz kenarında lokanta yoktur…İtalya’da pek çoktur…

İtalyanlar şaraplarını içmeden, sohbetlerini bitirmeden öğle yemeğinden kalkmazlar… Amerikalılar kese kağıdından çıkardıkları sandviçlerini bir bankta hızla yiyerek ofislerine dönmeye bakarlar, geç kalırlarsa, hele 500-600 kişilik trading floor’larda çalışan finansçılarsa en yakınındakiler tarafından altlarının oyulabileceğini bilirler, bir şey kaçırmak istemezler.

Güzel ve kültür zengini İtalya elbette yabancıların da gözdesidir. Her yıl milyonlarca turist ağırlar. Turistik merkezleri çoktur , bunlara turist çekme yöntemleri ve marifetleri daha da çoktur.

Capri de bu merkezlerden biridir.

Adını bütün dünyaya Mısır Kralı Faruk tahttan uzaklaştırıldığında adaya gelip yerleşmesiyle duyurmaya başlar. Jetset sözcüğünün henüz magazin sayfalarında yer almadığı yıllarda 32 yaşındaki Kral Faruk sonradan jet sosyetecilerin yaşadıkları yaşamın alasını yaşamaktadır. Bir anlamda onların ağababası sayılır. 1952 Yılında tahttan indirildiğinde kapağı can güvenliği açısından çok uygun bir yer olan Capri adasına atar. Soğuk bir kış günü Mısır Kraliyet yatı ile adaya çıkar. Eden Paradiso otelinde 35 oda kapatır ve orada yaşamaya başlar. Faruk’un safahatı ada yıllarında da devam ettiği için uluslararası basının ilgisi hiç eksik olmaz, gazetelerde kendisi ile ilgili çıkan her haberde Capri ismi de yer alır.Capri o günlerden bugünlere kadar İtalyan turizm pazarlamacılığının başarılı parlatması ile gözde bir turizm merkezi olarak turist akınına uğrar.

Benzer bir gelişme Saint Tropez için de geçerlidir. Bu küçük şirin Akdeniz kasabası, Fransa’daki pek çok balıkçı kasabasından farklı değildir.Ne zaman 60’lı yılların başında Birigitte Bardot buraya yerleşir ve renkli hayatını tüm takımıyla burada sürdürmeye başlar, St.Tropez o tarihten itibaren şaha kalkar. Tüm dünya basınının gözdesi haline gelir. Bardot ve arkadaşlarının bu küçük kasabada gözlerden uzak partileri, eğlenceleri magazin dünyasının en baş köşesinde yer alır. Ben Birigitte Bardot’nun önce sevgilisi, sonra eşi olan milyarder playboy Gunther Sachs’ın o tarihlerde güzel olan Brigitte’i tavlamak için villası La Madrague’a helikopterle dalış yapıp yüzlerce kırmızı gül yağdırdığı günlere yetiştim. Saint Tropez de Capri gibi Fransız turizm endüstrisi tarafından iyice parlatılmıştır ve hala çok sayıda turist çekmektedir.

Ancak tılsım bozulmuştur. Eskiden herkes her yere gidemez iken artık herkes her yere kolaylıkla, ucuz turlarla ulaşabilmektedir.St.Tropez’nin, Capri’nin, Portofino’nun sokaklarında eskiden sadece şık ve paralı beyler ile genç ve güzel kadınlar dolaşırken sonraları bunların yerlerini flip floplı, plastik terlikli kalabalıklar almıştır.Yaşayanlar gitmiş yerlerini nelerin yaşanmış olduğunu merak edenlere terk etmiştir.

Capri de diğerleri gibi inişe geçmiştir !

İnişteki Capri’nin yokuşta bir lokantası vardır : L’olivo. Sizi Marina Grande’den Anacapri’ye çıkartan dik yokuşun tepesinde Capri Palace’ın altında beklemektedir. İki Michelin yıldızı vardır.Zarafette, şıklıkta, serviste tam not verirsiniz. Girişte Rabbit Ravioli ile Risotto with shrimp, buffalo mozzarella alırsanız tam notunuz devam eder.İtalyan şefler hamur işlerinde gerçekten çok başarılıdırlar. Patlıcanı da çok çeşitli yemeklerde ve güzel kullanırlar.Ana yemek olarak ızgara levrek ve güvercin seçmişseniz tam notunuz yerini kırık nota bırakabilir. Izgara levrek sous-vide tekniği ile pişirildiği için görüntüde güzel ama lezzette plastik gibidir. Yanında verilen ıspanak da çok sert ve çok tuzludur. Güvercin ızgarayı da tesadüfen Londra’da Heston Blumenthal’de yemişliğiniz varsa aradaki farkı görürsünüz ve “bu lokanta yakında makaronlarından birini kaybederse hiç şaşmam” dersiniz. Yokuştaki bu lokantanın kalitesinin de yokuşa sarmış olmasından endişe edersiniz.

lovio orta

Ne var ki, unutulmaması gereken husus İtalya’da olduğunuzdur. Herşeyin mükemmel olması şart mıdır ? Paris’te ya da Londra’da canınızı sıkacak şeylere burada aldırış etmezsiniz. Burada insanlar hiçbir şeyi dert etmezler, fazla ciddiye almazlar, şartlar ne olursa olsun şaraplarını içip siestaya geçerler…Devamlı konuşup streslerini dışa vurarak kurtulurlar. Bu rahatlık ve aldırmazlık bir süre sonra sizi de içine çeker…Ne olmuş yani ızgara levrekle, ızgara güvercin iyi değilse ? Çok mu önemli ? Masalar, koltuk kılıfları, çatal-bıçaklar, bardaklar, her şey çok şık…Karşınızda İschia adasına kadar uzanan nefis bir manzara da var…Üstelik ravioli ile risotto da çok iyiydi. Daha ne olsun ! Burada surat asmak yok ! Burası İtalya…Yaşam sanatının doruğa çıktığı yer…İnsanların gülen yüzleri, pişirdikleri yemeklerden bile lezzetli…

Viva la vita ! Forza İtalia !

lovio son

BUNLARI DA BEGENEBiLiRSiNiZ

1 Yorum

  • Reply Can Kıraç Kasım 7, 2016 at 11:14 am

    Kıymetli Reha Başkan,
    Yıllar süren dostluğumuz, “yemek kültürüne” olan tutkunuzun “SANAT”a dönüştüğünü bana da göstermiş bulunuyor.
    “Nice Côte d’Azur” anılarınızı, gözlem gücünüzü kanıtlayan “EDEBΔ bir belgesel olarak izliyorum.
    “Blok”unuzun yaygınlaşarak izlenmesi için yardımım dokunur mu diye düşünüyor ve sizden bana yol göstermenizi bekliyorum.
    Çalışmalarınızda size ve Nurdan Kardeşime zihin açıklığı ve başarılar diliyorum,
    Can Kıraç.

  • Cevap Yaz