SİZ NASIL BİR ERKEK İSTERDİNİZ ?

philharmonie de paris

 

Lynda Lemay’ın bir şarkısı var : “50 Yaşında bir adam arıyorum” !

Genç erkeklerin toyluğundan, hamlığından, kadın kıymeti bilemeyişlerinden, onları yormalarından, yıpratmalarından usanmış bir kadının arzusunu, arzusunun da ötesinde isyanını, feryadını dile getiriyor.

Diyor ki :

Daha doğrusu onun dedikleri, istedikleri çok fazla, ben onun namına özetle diyeyim ki :

“50 Yaşında bir adam arıyorum…Artık her şeyi görmüş, her düşü kurmuş, olmamış yitirmiş…Ne istediğini, buna karşılık ne bulabileceğini anlamış…Yemiş içmiş, çıplak kadınlarla çok birlikte olmuş, artık yetmiş, fazlasını aramayan…Önünde kalan zamanın geride bıraktığından daha kısa olduğunu bilen…Salakça duygular uğruna yalanlar uydurmaktan artık sıyrılmış…Kendini fazla ciddiye almayan…Beni sakince ve gerçekten sevebilecek…Kırışıkları olan ama gizli kapaklı işi olmayan…Mükemmel olması şart değil, bana ait olacak  50 yaşında bir adam arıyorum”.

Şahsen bir erkek olarak kabul ve itiraf ederim ki bizim gençliğimiz kadınlar açısından sıkıntı verici bir süreçtir. Hamlık… Kendini kabul ettirmek uğruna yapılan densizlikler… Hayat mücadelesinin de yol açtığı hırçınlıklar…Saymakla bitmez ! O nedenle, erkeklerden daha erken olgunlaşan kadınların kendilerini yoran, yıpratan akranları yerine onları koruyacak, kollayacak, şefkatle sarmalayacak, yormayacak, ezmeyecek adamlar arama ihtiyacında olmalarında çok da şaşılacak bir yan yoktur. Bu madalyonun ön yüzü !

Arka yüzüne gelince : 50’ye doğru andrapoza giren bir erkeğin kendisini araması için böyle bir kadın beklemesi, gelmeyince de kederlenmesi, hayıflanması, düşündükçe bir kadeh daha atma ihtiyacı duyması hatta yeniden hırçınlaşması, sertleşmesi, kabalaşması da görülmedik birşey değildir !

Dahası, kendisini aradığını sandığı bir genç kadın karşısına çıktığında kurulu düzenini terkedip gitmesi, sonradan da çoğu kez pişmanlıkla geri dönmek isteyip bunu bazen becerip çokça da yüzüne gözüne bulaştırması az mı rastlanan bir olaydır ?

O zaman bütün bu hengamede olan en çok kime olmaktadır ? Zararın büyük kısmı yine hanımlara fatura edilmiş olmamakta mıdır ?  50 Yaşında olgun adam arayan genç şarkıcı madam acaba bu gerçeklerden haberdar mıdır ? Haberdar olsa yine de arayışını sürdürür mü ?

Bunları şunun için anlatıyorum :

Bu arzular, gel-gitler, sevinçler, kederler, bekleyişler, düş kırıklıkları olmasa şarkılar olur muydu ?

Şarkılar olmasaydı, onların seslendirileceği salonlar olur muydu ?

balcon

Paris Philarmonie’nin yeni salonu bu şarkıların seslendirildiği yerlerden biri. Hem klasik müzik konserlerine yer veriyor hem de diğerlerine kucak açıyor…Ocak 2015’de hizmete girdi. Ultra modern bir yapı… Kendi ifadelerine göre ne Viyana’nın Musikverein’ı gibi ayakkabı dolabına benziyor ne de Berlin Phiarmonie’ninki gibi salkım salkım üzüm bağına. Allahtan Avusturyalılar ile Almanlar da bunu duyunca Fransızlara dönüp “ Ama sizin de trenleriniz vaktinde gelmiyor… Üstelik temiz de değil” demiyorlar. Ya da muhtemelen diyorlardır da ben duymamış olabilirim.

Her türlü kültürel etkinliğin yapıldığı komplekste üç tane de yeme içme yeri var : Le Balcon…Les Gourmandise de l’Atelier…Le Café des Concerts…

Le Balcon bunların öne çıkanı. Yeni yapılan birinci salonun altıncı katında. Yeşilliğe bakan manzarası var ama akşam konserlerine gelenler tabii ışıklardan başka birşey göremiyorlar. En dikkat çeken yanı lokantanın koltukları. Bunları pastel renklerde kırpık kırpık küçük kumaş parçalarını bir araya getirerek döşemişler. Ağaç yapraklarından oluşan koltuklara oturuyor gibi oluyorsunuz. Yemekler hızlı yenecek biçimde seçilmiş. Kimi karışık şarküteri tabağı istiyor, kimi salata yiyor…Ama hemen herkes şarabını içmeden salona inmiyor. Biz de genel havaya uyduk. Peynirlerden ve etlerden oluşan bir tabakla karışık salata ısmarladık. Etler biraz fazla kırpık ve sertti ama bir 2014 Sancerre Domaine Vacheron ile idare etti. Servis de tabii gayet hızlı ve güleryüzlü. İnsan büyük salona, izleyeceği performansa inmeden önce güzel ve rahat bir hava yakalamış oluyor.

Bilet kontrolü salona inen asansörlerin önünde yapılıyor. Böylece rahat bir geçiş sağlanıyor. Tek sevmediğim, büyük salona giriş bölümü oldu. Bence minimalist olacağız derken biraz fazla ileri gitmişler ya da Japon mimarların minimalizm ustalıklarından çok geride kalmışlar, bembeyaz dümdüz duvarlar ve kapılar sizde konser salonuna değil de bir fabrikanın depo bölümüne giriyormuşsunuz izlenimi uyandırıyor.

Ama girip kendinizi müziğin akışına bıraktığınızda da herşeyi unutuyorsunuz.

Ya da belki yaş hesabı, yaşam muhasebesi yapıyorsunuzdur, kim bilir ?

BUNLARI DA BEGENEBiLiRSiNiZ

Yorum Yok

Cevap Yaz